SILAYA BAKMA EYLEMİDİR YOLCULUKLAR

Meçhule giden gemiye binmek üzere gelmedik mi dünyaya? Kaç sefer düşecek payımıza bu yaşamak yolculuğunda? Yazgılar ertelenebilir değildir. Günü gelişigüzel yaşamak yetmez, adını koymak lazım. Her doğan güneşle beraber kulağına ezanını okumalıyız şehrin.

Zaman yinelenir taze yolculuklarla, debisi yükselir hayallerimizin, kendine özgü bir sese dönüşür onurlu çılgınlığımız. Her ülkede, her mevsimde, her yağmurda, her umutta, her hüzünde, her yaşta, her ölümde, her dirilişte, her çağda münhasır bir yol vardır Rabbe vardıran.

Kendi çağımızdan, kendi sınırımızdan, kendi hayallerimizden, kendi korkularımızdan, kendi acılarımızdan, kendi dilimizden ibaret değil dünya. Doğu da Batı da Allah’ın. Açarak gönlümüzün avucunu, bereketle doldurmalıyız. Cevabı muhteşem bir bilmeceyi çözer gibi sınır atlatmalıyız tasavvurlarımıza, hem dingin hem deli ruhumuzla.

Diyar-ı gurbet her coğrafya, külliyen dünya gurbet bize.  Bu sızı farklı topraklarda, farklı iklimlerde, farklı serüvenlerde daha çok hissediliyor. “Bakarım bakarım sılam görünmez / Ara yerde yıkılası dağlar var”” dediği gibi Karacaoğlan’ın, sılaya bakmak eylemidir yolculuklar, vuslata iştiyakı daha da arttırır bütün yollar.  Asya’da, Avrupa’da, Antarktika’da, böldüğümüz her parçasında dünyanın, aynı hasretin izleri var.

Aylak bir gezgin mi olmalıydık yoksa bir yol mu bulmalıydık bize, biz olmaklığı hissettiren? Bu duygularla çıkmıştım Avrupa yolculuğuna.

Tek başına çıktığım bu seferden kalabalık döndüm. Heybemde günlüğü tutulmayan gözü pek, renkli anılarla, “şimdi” ve “burada” olmanın mucizevî şaşkınlığını orada bırakarak…

IMG_20150810_124154-01

Kendine yer bulamamış kişinin özlemi…

Kavala, Selanik, Bari, Napoli, Floransa, Pisa, Venedik, Verona, Roma, Milano, Paris, Prag, Bratislava, Budapeşte, Belgrad, Üsküp küçük adımlarla başladığımız uzun yolculuğumuzun şehirleriydi. “Yol kendine bir yer bulamamış kişinin özlemi” miydi; yoksa yeni bir bilinç miydi? Buna cevap aradık her durakta. Yersizliğimize en iyi yolculuklarda bir ad koyabiliyoruz.

Kavala’ya vardık evvela. Rumeli türküleri söylüyor gibiydi şehir merkezindeki tepede bizi selamlayan Ortaçağ kalesi. Osmanlı nişanesi su kemerine, limandan yükselen tepeye, Kavalalı Memet Ali Paşa’nın imarethanesine de mübadillerin hasret kokusu sinmişti. Türk kahvesinin adı Grek kahvesi oluyordu Kavala’da, Grek kahvesinin adı Türk kahvesiydi İstanbul’da. Aynı tadın farklı adlarıydı yaşadığımız da.

Frappe ve kavala kurabiyeleriyle, ortak yemek kültürümüzle, cumbalı evleriyle, gerdanlık gibi boynunda taşıdığı kemeriyle, tarihi ve doğal güzellikleriyle gönlümüzün sınır kapılarını da açtık.

Ladadika, Kamara, Aristotle meydanlarıyla, Osmanlı eseri Beyaz Kule’yle Selanik kucak açtı bize. Sahil yolu ve dalgalar “İzmir’in kardeşiyim ben” diyordu. Ahşap evleri, dar sokakları, Bizans’ın savunma surlarıyla, manastırlarıyla zengin bir kültür mozaiği sunuyordu Selanik ve Selanik türküleri geliyordu aklımıza arşınladıkça yollarını.

“İnsan yaşadığı yere benzer” dediği gibi miydi Edip Cansever’in? Yaşadığımız yerlerin benzerliği gibiydi Yunanların bize benzerliği.  Yunanistan’da yapılacak en güzel şey, Osmanlı’nın müşterek kültürünün tadına varmaktı. Mübadele ile Anadolu’dan Yunanistan’a gelenler duygularını bize Türkçe ifade ediyordu. Bizleri görünce yaşadıkları yerleri ve hasretlerini dile getiriyorlardı. Göç acısının meskûnu olmuştu gözler, çok aşinaydı bu bakışlar da. Acıları da bölmüyormuş sınırlar.

IMG_20150829_213120-01

İnsan olmak aynıydı her yerde…

Yunanistan’dan Puglia Bölgesi’nde yer alan İtalya’nın Bari kentine gitmek için 13 saatlik bir gemi yolculuğu yapmıştık Adriyatik Denizi’nde. Adriyatikle gece hasbihalimiz pek koyuydu. Ülkeler aştığımız geminin güvertesinde soğuktan titreyerek denizin seher vakti yüreğinden fışkıran nasihatlerinin dilini çözmeye çalışmıştım; ancak güneş doğmuştu çoktan.

Aynı dili konuşuyordu deniz, güneş, ay ve yıldız. Anlıyordu dağlar rüzgârın dilinden, ırmaklar aynı şarkıyı terennüm ediyordu kuşlarla, yağmur aynı hecelerle damlıyordu yeryüzüne; her ülkede sabahları aynıydı yüzü güneşin, aynıydı bulutların gözlerindeki yaş, her ülkede. İnsan olmak aynıydı her yerde. Sınırları biz çizmiştik idrakimize.

Bari’nin eski şehrindeki ara sokakları, Faşizm döneminin acı hatıraları, makarnaları, sokak aralarında top oynayan çocukları, limanları, bazilikaları iç içe renkli binaları tahayyülümüzde başka bir dünyanın kapısını zorluyordu. Neşeli bir oyunda ıslık çalıyor gibiydi kuşları. En çok kuşları güzeldi Bari’nin, tarihe neşeyle konan, aşkla kanat çırpan kuşları…

Acı bir hikâye anlatıyordu Roma. İhtişamla insan onurunun zedelenmesinin örtüsü oluyordu Kolezyum.  Mimarisiyle hayrete düşüren görkemli yapılar da utanç verebilirdi geçmişteki kara lekeyi alnından atamadıysa. Akıl ve merhamet geliyordu aklıma Roma’ya adım attığımız ilk saatlerde. Ezilen kölelerin çığlıklarını saklıyordu şehir. Düzenli sokaklarının, harika mimarisinin gerisinden geliyordu geçmişin cılız sesi, duyuyordum yine de. Merhamet akılla bütünleşip ihtirasın ve gösterişin önüne geçmedikçe yalnızca akılla ve yalnızca mimari ile medeniyet inşa edilemeyecekti. Şimdi de koca bir kolezyum değil miydi dünya?

Trevi çeşmesi, İspanyol merdivenleri Dört Nehir Çeşmesi, forum ve bazilikalarıyla mimari ve sanat harikası bir şehirdi; ancak aşka dair efsaneleştirilen mekânların anlamsızlığını da görüyorduk. Göz dolduran; ancak ruha hitap edemeyen bir şehirdi Roma benim için. Tiber Nehri’nin hatırı kalmasın lakin. O müstesnaydı. Onların deyimiyle, Lungotevere Nehri’nden Vatikan’ın ışıltılı gece manzarasını izlerken nehrin dingin akışlarını dinlemek güzeldi. Nehir, nehirdi işte. Her yerde o bildik coşkuyu kalbe vaz ederek akıyordu.

Mafyanın hüküm sürdüğü Napoli’de dar, renkli ve uzun sokaklarda uzun uzun yürümek mümkün olmadı. Castel Nuovo denizin dibinde şehri koruma görevini hatırlatırken mahalle aralarında ipe dizilmiş çamaşırlarıyla, kaderine terk edilmiş binalarıyla, sokaklara taşmış yaşamıyla İtalya bilhassa Napoli keşmekeşiyle çok tanıdık gelmişti.

IMG-20160330-WA0017-01

Bir masala dokunur gibi…

Rönesans şehri, sanat şehri Floransa, Arno nehri üzerinde saraylarıyla, köprüleriyle asil bir şehirdi. İtalya’nın florası, çiçeğiydi. Sokaklarıyla, meydanlarıyla sanat galerisiydi. Neredeyse hepsi kendine has hikayeleri olan, ince işçilikle inşa edilmiş ve bugüne kadar çok iyi muhafaza edilmiş yapıları “keşke” dedirtiyordu.  Güneş, her gün şehrin inşa edildiği tarihe doğuyor gibiydi.

Galileo’nun yaşadığı Pisa’dan, Pisa Kulesi’ne sırf eğik olduğu için yüklenen abartılı anlamı eleştirerek Venedik’e geçiyorum. Kanalları, gondolları, her kanalı karşı sokağa bağlayan küçük köprüleriyle San Marco Meydanıyla, bilhassa sabahın ilk saatlerindeki dinginliğiyle bir rüyanın kıyısından içeri girer gibi, bir masala dokunur gibiydim.

Aşka mübalağalı bir anlamın yüklendiği Romeo ve Juliet’in evinin yer aldığı Verona’da soluklanıyoruz sonra. Shakespeare yazdıktan sonra Romeo ve Juliet’in evine eklenen balkonda yüzlerce insan fotoğraf çektirmek için sıraya giriyordu, bahçesinin duvarlarına karalanan dilekler ritüelleşmişti. Akabinde modanın merkezi olarak adlandırılan Milano’ya geçiyoruz. Bu şehrin simgesi Duomo Katedraliydi. Gündelik hayatın akışına bırakmıştık kendimizi, “kalabalık bir caddede kalbi nasıl atıyordu bu şehrin?” dinliyorduk.

Sonra ünlü ikonik yapısı Eyfel ile günaydın diyordu Paris. Şehre vardığımızda Şanzelize Caddesi henüz tenha, Seine Nehri yalnız akıyordu. Eyfel’in eteğinde âyinî bir faaliyet gibi fotoğraf çekiliyordu. Eyfel’in önünde fotoğrafı olmayana Paris’e gitmiş demiyorlardı çünkü. Sakinliğini sevdim Paris’in; sanatını, insanların nezaketini… Kahvesiz bir Paris tanımlaması elbette eksik kalmış olur. Seçkin eserleriyle Louvre, güvercinleri ve manzarasıyla Notre Dame, düz şehrin nadide tepesi olmasıyla Montmarte, mimarisi ve etrafı yetenekli sokak sanatçılarıyla dolu olmasıyla Sacre Coeur uğrak yerlerimdi. Dümdüz bir şehirdi Paris, bisikletle gezmiştim merkezi yerleri. Bir o kadar da metrolarında geçti zamanım.  Zenci ve Araplarla daha ziyade şehir merkezinin uzağında karşılaşmıştım. Herhangi bir aksiliğe şahit olmaksızın tek başına çok rahat gezmiştim şehri, yol sorarken, metroda yaşadığım bilet problemlerinde yardım talep ederken hep fazlasıyla nazik insanlara denk geldim. Paris deyince aklıma Eyfel değil, Seine geliyor; sükuneti ve kahve kokuları…

IMG-20160323-WA0010-01

Kafka’nın şehri…

Prag, Hitler’in dahi bombalamaya kıyamadığı, 2. Dünya savaşında hiç zarar görmeyen ve bohem de olsa ruhu olan bir şehirdi. Yabancılaşmayı anlatan Kafka’nın, Gregor Samsa’nın şehriydi. Şehri Kafka’nın cümlelerinin ellerinden tutarak gezdim, bir de yağmur eşlik edince lalettayin akıverdi zaman. Alışılmadık bir olayla hikâyeye girmesi gibi Kafka’nın, yabancı adımlarla geçtim Charles Köprüsü’nden, ışıkta kendini gösteren yalın gerçeklik gibi akıyordu Vltava Nehri. Normal yaşamın maskelerinin düşmesini anlatan o ünlü Bohemyalı’nın uğradığı Slavia Kafe’de soluklandıktan sonra Astronomik Saat’teki kuklaların didaktik mesajını düşünmüştüm uzunca bir vakit. Prag, zamanın ortaçağda durduğu, yabancılaşma ruhunun hissedildiği, renkli şemsiyelerin kasveti mağlup ettiği edebî bir şehirdi.

Rögar kapağından çıkan Cumil ile meşhur olan Slovakya’nın başkenti Bratislava’dan gece yağmurlarıyla geçiyoruz. Yağmurun sesi Schöner Nehri’nin sesine karışıyor. Bratislava’da bir başka ıslanıyoruz.

Yağmur peşimizi bırakmıyor Budapeşte’de de. Kahramanlar Meydanı’nda sabah alelacele satın aldığım şemsiye ile bir hatıra fotoğrafı çekiliyorum. Şemsiyeler çabuk ihanet eder ve ıslanıyorum ansızın. Yağmurun yüzümüze sadakati kadar merhameti yok rüzgârın şemsiyelere. Tuna Nehri yağmurla yarışıyor, koşuyordu.

Öğleden sonra güneş gülümsemişti şehre, akşama doğru ise, Erzsebet Ter Meydanı’nda festival telaşı başlamıştı. Geleneksel yiyecekler, takılar, müzikler ve kalabalık meydanda arz-ı endam ediyordu.  Elizabeth Köprüsü ve Zincirli Köprü günbatımında daha bir güzel görünüyordu gözüme. Trafiğe kapatılmıştı köprüleri. Kalabalığa karışıp ben de yürüdüm köprüde. Yalnızlığa başka bir anlam yükleniyordu bilmediğin ülkede,  bir köprüde, dilini bilmediğin insanların arasında, vakit akşamken.

Sınırları kaldırmalı…

Ruhum daralıyor artık, keşfetme duygusuna ağır basıyor kaybolmuşluk hissi. Özlüyorum… Camileri görmek istiyorum, ezanları duymak istiyorum. Şefkatli kollarıyla beni sarsın istiyorum Müslüman beldesi Üsküp. Yitik bir hazinenin nasipdârı olmak ne demek, bunu bilmiyorlar. Üsküp’te sabah namazında secdede; “Buldurmalı gönüllere” diyorum , “nehirlerin, yağmurun, güneşin, yıldızların, dillerin, ırkların, renklerin sahibini”. “Sınırları kaldırmalı” diyorum, “ruhu yaratanıyla buluşturmalı bir secdede”. Yeryüzü mescid ise Kabe’yi her yere kıble eylemeli, diyorum. Dönüyorum yurduma saba makamıyla. Hoş buluyorum.

Ayşe Çoban

2 Comments

  1. Mehlika Kutlu · 31 Mart 2016 Reply

    Çok başarılı bir anlatım. Bir solukta okudum.

  2. Saliha Yıldırım · 1 Nisan 2016 Reply

    Tekrar gittim, tekrar gezdim tekrar dost edindim ,anıları tekrar yaşadım sayende Ayşecim.Çok güzel bir yazı olmuş eline sağlık.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir